Polonezköy’üme dokunma!

Rotunda’dan Polonezköy’e, yaşadığımız şehre sahip çıkmanın hikâyesi…

Varşova ve İstanbul ilişkilerinin 600. yılı kutlamaları çerçevesinde Varşovalı meslektaşlarla buluştuk. Pera Müzesi’nde uzun ve zevkli bir konuşma yaptık. Varşovalı meslektaş ve enstitü yöneticileri ile İstanbullu yönetmen Ozan Açıktan ve ben, Özalp Birol’ın sıradışı moderatörlüğünde buluştuğumuza sevindik.

Konuşmamda elbette Varşova’yla İstanbul’un şimdide çakıştığını, aslında  bu çakışmanın da iki küreselleşen kent için normal olduğuna değindim. Evet, küreselleşmeydi 600 yıllık tarih içinde şimdi rolü üstlenen; iki şehri yakınlaştıran ve kaderlerini kesiştiren…

Varşova’da Adam Mickiewics Enstitüsü’nün davetlisi olarak bir hafta geçirmiştik. Sanatatak.com’u davet etmiş; kültür ve sanat dünyasını tanıtmışlardı. Varşovalılar sayesinde Rotunda kurtulmuştu. Tarihi 1960’lara uzanan bir zamanların modern binası Rotunda, yatırımcıların elinden büyük protestolar sayesinde kurtulmuştu.

Bu hikâyeden çok etkilendiğimi anlatırken elbette sözü Polonezköye’e getirdim. Konukların arasında köyün eski muhtarının bulunduğunu görmemişim. Polonezköy’ün imara açıldığı haberleri gelirken köyün kaderi üzerinde asıl belirleyicilerin yatırımcılar değil; şehirlilerin olduğunu ifade ettim. Varşova, Rotunda hikâyesiyle bize bunu hatırlatmıştı.

Konuşma sonrası muhtarla uzun uzun konuştuk. Kendisi, köyün imara açılmasından benim kadar rahatsız değildi; çünkü Daniel Bey’e -Ohotski- göre imarsızlık da rahatsızlık vericiydi.

Köydeki çoğu bina kaçaktı. Bu kaçak binalara ek olarak yapılan ve yine kaçak olan binalar ise çirkindi. Altyapı aksıyordu. Aslında yapılacak imar planına büyük bir ihtiyaç vardı.

Bu sırada, sanatçı Yurdaer Altıntaş da sohbetimize katıldı. Polonyalı asıllı bir sanatçı olarak Altıntaş da bir zamanlar köye büyük bir katkıda bulunmuş. Kendisi, bu Polonya ve Türkiye köyünde bir açık hava ahşap heykel müzesi açılmasına ön ayak olduğunu hatırlattı. O zamanlar henüz öğrenci olan Yaşam Şaşmazer’in heykeli bile yer almış bu müzede; ama bakın heykele ne olmuş?

Çok geçmeden çalınmış; köye haber salınmış ve ardından heykel bulunmuş. Heykeli çalan Polonezköylü, heykeli ilk görüşte çok sevdiğinden, uzağında değil de bahçesinde olmasını istediği için çaldığını itiraf etmiş.

Köyde artık bu müze yok; devam edememiş. Hangi yetkililerse, birileri bu müzeyi kapatmış. Şaşırtıcı değil. Şaşırtıcı olan aslında o köylü… Sevgisine engel olamayıp, heykeline sahip çıkan!

Onu kullanan şehirliler olarak, İstanbul’a işte böyle sahip çıkmalıyız! İmara değil; bu planın bize uygun olup olmadığına bakmalıyız. Açık hava yerlerimizin güvenlikli sitelere dönüştürülmesine izin vermeyerek ve neye, ne zaman hayır dediğimizi bilerek!


Narmanlı Han da gitti

Tam bu yazıyı yazarken Narmanlı Han’ın satıldığı haberi geldi.
Butik otel olacağını kestirmek güç değil.
Narmanlı Han’ı bugüne kadar doğru değerlendirdiğimiz de…
Buranın sanat tarihindeki öneminin altı hiçbir zaman yeterince çizilmedi.
Çizmekte hatırlamakta fayda var…
Burası D Grubu’nun ilk sergisinin mekânıydı.
D Grubu ise Türkiye modernliğinin önemli bir durağı…

Grubun üyelerinden Abidin Dino’nun, 1939 yılında yazdığı şu satırları bir kez daha okumak gerek belki de… Narmanlı Han’a bir tür veda etmek için…

[…] Necati Memduh, resim malzemesi dükkanından bahsetmek gerek.
Barikatların tepesine öldürücü bir bayram şenliğine giren fişeksiz, başı sargılı
delikanlıya cephaneye yetiştirir gibi, Necati Memduh, sanat şehitlerine senetsiz mermitüpler,
kılıç-fırçalar uzatmakta.
Taksim-Tünel hattına karşı taarruz devam etti.
Ve tehlike arttı.
Ve ölenler gömüldü, kimisi tedavisi mümkün olmayan bir yaradan kurtulma
ümidiyle el diyarında can verdi, kimisi bomboş, tabut gibi tabut gibi tahtadan bir evde
can verdi.
İşte Hale(Asaf).
İşte (Muhittin)Sebati.
Hiç de ölmek için yaratılmamış insanlar.
Marş marş emri geldikçe resimler duvara asılır, bir bakkal ve bir şapkacıdan bir
adım ötede, kiracısız bir dükkan keşfedilir. Babıali’ye bir baskın tertip edilir ve
dostluğun rüşvetiyle ertesi günü bir diş macunu ilanından daha ufak bir yerde şöyle bir
yazı okursunuz:
“En güzide bir semte genç ve faall mucnunlar grubu birbilmemne açmıştır,
işiniz olmazsa şunlara bir uğrayın, böylece kültürün bilmemnesine bilmemne etmiş
olursunuz. 
[…] Bizler için Tünel-Taksim yolu çıkmaz sokaktır.

D Grubu, sivil bir mekân olan Narmanlı Han’da, resim yerine desen sergisi açarak Türkiye resim tarihinde bağımsız bir oluşumun ilk işaretlerini vermişti.

Acaba Abidin Dino haklı mı? Taksim Tünel hattında değişen bir şey yok mu? Bizim için de bir “çıkmaz sokak” mı?

Bu Yazı Sanatatak sitesinden Aysegül Sönmez‘e aittir.

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir